Bir Film: Usta ile Margarita

Bugünkü filmimiz, Mihail Bulgakov’un 20. yüzyılın en keskin hicivlerinden biri olarak kabul edilen efsanevi romanından aynı isimle uyarlanan Usta ile Margarita (The Master and Margarita, 2024).

Yönetmen Michael Lockshin (Mihail Lokşin), aslında 2021’de filmin çekimleri tamamlamış ama Rusya’nın Ukrayna işgali yüzünden vizyona girişi 2024’e sarkmış. Film ilk çıktığında doğal olarak Rusya’da büyük bir etki bıraktı,18 yaş sınırı kısıtlamasına rağmen en yüksek hasılat yapan filmlerden biri oldu, 6 milyondan fazla seyirci, yaklaşık 2.3 milyar ruble gişe hasılatı ile en çok izlenen Rus filmleri arasında kendine yer buldu; ama devlet medyası ve yetkilileri filme aşırı tepki gösterince sansürlendi.

İronik değil mi? Roman, Bulgakov hayattayken sansür yüzünden yayımlanamadı. Hatta, romanı yazarken umutsuzluğa kapılıp bir taslağını yakmıştı. Daha sonra yeniden yazdı. Yıllar sonra, hemen hemen aynı gerekçelerle, filmi de sansüre uğradı.

*

Filmin konusu malum, 1930’lar Moskova’sı, ünlü bir yazar (Usta), Pontius Pilatus üzerine yazdığı romanı yüzünden Sovyet rejimi tarafından eziliyor; kitabı yasaklanıyor, oyunu iptal ediliyor, yazar dışlanıyor, akıl hastanesine kapatılıyor. Tam bu çöküşte şeytan Woland (August Diehl) ve ekibi (uçan domuz, konuşan kedi Behemoth, çıplak cadı vs.) şehre iniyor ve bürokratları, edebiyatçıları, yalancıları tek tek hedef alıyor. Usta’nın sevgilisi Margarita ise uçan süpürgeyle çıplak balo sahnesine kadar gidip aşkı ve sadakati için her şeyi göze alıyor. Üç katmanlı hikâye: Gerçek Moskova, Usta’nın romanı içindeki Kudüs (Pilatus ve Yeşua), ve Woland’ın kaotik ziyareti. Hiciv, aşk, din eleştirisi, Stalin dönemi baskısı… Hepsi iç içe.

Oyuncular ise harika seçilmiş, August Diehl, Woland rolünde yine muazzam bir iş çıkarmış. Alman aktör, o soğuk, zarif, şeytani karizmasıyla, adeta gözleri buz gibi, gülüşü zehir bir edayla, romandaki Woland’ı birebir canlandırıyor. Yevgeny Tsyganov (Usta), kırılgan, öfkeli, umutsuz yazar rolünde çok inandırıcı. Yuliya Snigir (Margarita), hem güzel hem güçlü bir oyunculuk sergiliyor. Beğendiğim oyunculardan bir diğeri, Danimarkalı aktör Claes Bang (Pontius Pilatus), Kudüs sahnelerinde o vicdan azabını çok iyi yansıtıyor.

Sinemasal açıdan Lockshin’in elinden çıkan iş, görsel bir şölen, diyebiliriz. Muhteşem VFX’ler (uçan Margarita, konuşan kedi, şeytanın gösterileri), 157 dakikalık süreye rağmen akıcı tempo, zengin renk paletiyle Moskova’nın kasvetini ve fantastik unsurları kontrastlayan bir görüntü estetiği. Hiciv dozu yüksek, kara mizah bol; bazı sahneler (özellikle Woland’ın varyete şovu) tam bir karnaval kaosu. Eleştirmenler genelde övmüş, IMDb’de 7.1 puan almış durumda.

Filmin ayırcı özelliklerine gelirsek, bu film, romanı “aslına sadık kalayım da ne olursa olsun” diye değil, sinemaya özgü bir cesaretle yeniden inşa ettiği için diğer uyarlamalardan ayrılıyor. Lockshin, kitabın o meşhur karmaşık, paralel katmanlarını (Moskova kaosu + Kudüs hikayesi + şeytan ziyareti) matruşka gibi iç içe geçirerek, meta bir yapı kuruyor.

Önceki uyarlamalar genelde kitabı olduğu gib aktarma ensişesiyle üç hikayeyi paralel koşuşturup izleyiciyi yoruyordu. Lockshin ise, Usta’yı, romanı akıl hastanesinde yeniden yazan bir figür haline getiriyor. Yani film, kitabın olaylarını Usta’nın hayal gücünden, yazma sürecinden geçirerek anlatıyor ve bu sayede gerçek ile kurgu, sansür, aşk ve intikam birbirine karışıyor. Bir nevi “Usta’nın romanı yazarken şeytanı çağırdığı” bir döngü yaratıyor; bu, kitaptaki “sanatın gücü” temasını sinemasal olarak çok daha vurucu kılıyor. Eleştirmenler de salında bunu övüyor, yani Hollywood tarzı tempo ve anlatı hileleri ile romanı “imkânsız uyarlama” olmaktan çıkarıyor.

Diğer yandan, Woland’ın Moskova’da yarattığı kaos, Usta’ya yapılanlara karşılık doğrudan Tarantinovari bir yanıt gibi duruyor.

Stalin dönemi hicvi, bugünden izlenince ekstra katman kazanıyor. Film sansür, totaliter baskı, yazarın ezilmesi gibi konuları öyle bir anlatıyor ki, seyirci “aynısı şimdi de oluyor” diyor. Rusya’da patlama yapmasının sebebi de bu; devlet fonu almış olmasına rağmen rejim karşıtı diye büyük eleştirilere uğradı, Lockshin’in adı afişlerden silindi.

Filmin aşk odaklı finali de keyifli. Film sonuçta “aşk yüzünden görünmez ve özgür olmak” üzerine. Sansür her şeyi ezerken bile aşk kurtuluş getiriyor.

Kısaca, filmi benzerlerinden ayıran şey kitaba sadık ama kitaptan özgür bir üslupla tasarlanmış, cesur bir yeniden uyarlama olması. Lockshin, genel olarak “en zor uyarlamalardan biri” olarak görünen romanı, katmanlı anlatımla, Hollywood akışıyla ve güncel politik meselelerle harmanlıyor. Bu yüzden Rusya’da gişe rekoru kırıyor, Batı’da ise hatırı sayılır bir izleyici kitlesi kazanıyor.

Benim gözümde bu, romanı gerçekten “canlandıran” ilk uyarlama. Bu yüzden filme benim puanım, 8.0/10. Çünkü romanın o katmanlı derinliğini tam yakalamak imkânsız; bazı hicivler fazla acele kaçsa da, final biraz duygusal patlama yapsa da, doğal olarak kitap kadar sarsmıyor. Yine de son yılların en iyi edebiyat uyarlamalarından biri olduğunu yadsıyamayız. İzlemediyseniz kaçırmayın, derim. Özellikle Rus sinemasına mesafeliyseniz, bu film önyargınızı kırabilir. Çünkü bu film, sansürün, aşkın ve şeytanın hâlâ güncel olduğunu hatırlatıyor.