Josef Mengele’nin Kayboluşu (The Disappearance of Josef Mengele, 2025) tıpkı eski bir toplama kampının paslı tellerine yeniden dokunmak gibi, soğuk, metalik ve her temasta tende iz bırakan bir film. Kirill Serebrennikov’un 2025 Alman yapımı tarihsel dramı, Olivier Guez’in ödüllü romanından uyarlandı. Film, Nazilerin en sadist toplama kampı Auschwitz’in “Ölüm Meleği” Josef Mengele’nin savaş sonrası kaçışını, Arjantin’den Paraguay’a, oradan Brezilya’nın ormanlarına uzanan kronolojik yok oluşunu siyah-beyaz bir fonda aktarıyor. August Diehl, Mengele’yi o kadar soğukkanlı ve gerçekçi oynuyor ki, adamın gözlerinde hâlâ deney masasındaki ikizlerin yansımasını görüyorsunuz. Diehl, filmi adeta tek başına sürüklüyor ve aslında artık sıkıcı sayılabilecek bir hikayeyi farklı bir düzeye taşıyor.
Serebrennikov, Rus sinemasının asi figürlerinden biri; Putin rejimiyle çatışıp ev hapsinde geçirdiği yıllardan sonra Avrupa’ya sığınmış, Çaykovski’nin Karısı (2022) ve Limonov (2024) ile provokatif portreler çizmiş bir yönetmen. Burada da aynı cesareti gösteriyor, yani Mengele’yi ne şeytanlaştırıyor ne de aklamaya çalışıyor; bu acımasız caniyi sıradanlaştırarak bir bakıma tarihsel bir intikam alıyor.
Film, Mengele’nin sahte kimlikler altında yaşadığı yılları, ailesinin desteğiyle kurduğu küçük burjuva hayatını, giderek artan paranoyasını ve en sonunda oğlu Rolf’un (Maximilian Meyer-Bretschneider) onu bulup geçmişle yüzleşmeye zorlamasını anlatıyor. Siyah-beyazın yüksek kontrastlı, neredeyse klinik estetiği (Vladislav Opelyants’ın kamerası) her sahneyi bir otopsi masasına çeviriyor. Mengele’nin Brezilya’da boğulduğu gün bile, suyun altında süzülen ceset gibi, estetik bir kayıtsızlıkla sunuluyor.
Konu, tarihsel bir gerçeklik üzerine kurulu. Mengele gerçekten de 1979’da Brezilya’da boğularak öldü, Mossad’ın peşinde olmasına rağmen şans eseri yargılanmadan kaçtı. Film bu kaçışı sadece fiziksel değil, ahlaki bir silinme, bir “yok oluş” olarak resmediyor. Mengele’nin pişmanlık göstermemesi, “bilim” kisvesi altında yaptığı katliamları hâlâ haklı görmesi, izleyiciyi en çok rahatsız eden kısım. Serebrennikov burada zekice bir hamle yapıyor, Mengele’yi “kötü adam” olarak değil, sistemin ürünü olarak gösteriyor. Nazi ideolojisinin, savaş sonrası Latin Amerika’daki faşist sempatizan ağlarının ve küresel adaletin başarısızlığının birleşimiyle, adamın hayatta kalması mümkün oluyor. Bu, filmi sadece bir biyografi olmaktan çıkarıp, günümüzün yükselen aşırı sağ dalgasına bir uyarıya dönüştürüyor.
Sinemasal olarak film kusursuz bir estetiğe ve ritme sahip; uzun planlar, rahatsız edici yakın çekimler, sessizliğin ağırlığı… Serebrennikov’un imzası olan o teatral enerji burada daha kontrollü, daha soğuk. Fakat, eleştirmenler arasında bölünme var; bazıları filmde hissedilen “sanatsal bir boşluk” olduğunu öne sürüyor, bunu artık klişeleşmiş soykırım anlatısının estetik bir sömürüsü olarak görüyor; bazıları ise “gerçek bir korku hikayesi” olarak alkışlıyor. Rotten Tomatoes’ta karışık puanlar alsa da, Letterboxd’da “hipnotik ve ürkütücü” yorumları azımsanmayacak sayıda. August Diehl’in performansı ise başta belirttiğim gibi, tartışmasız. Mengele’nin o sakin, bilimsel deliliğini öyle bir içselleştiriyor ki, izlerken onu artık Mengele olarak kabul ediyorsunuz; ve bu, iyi oyunculuğun en acımasız zaferlerinden biri.
Sonuçta Josef Mengele’nin Kayboluşu, Serebrennikov’un en olgun ve en rahatsız edici filmlerinden biri, diyebiliriz. Tarihin en büyük canavarlarından birini yargılamadan göstererek, asıl yargıyı izleyiciye bırakıyor. Mengele resmi olarak yargılanmadı, film de “mutlu son” vermiyor. Sonuçta, canavar yaşlandı, boğularak öldü, geçti gitti ama o “kayboluş” hâlâ sürüyor. Çünkü bazı canavarlar suda boğulmaz; sadece isim değiştirir ve başka bir kıyıda yeniden doğar. İzlerken kendinize “Gerçekten kayboldu mu, yoksa hâlâ aramızda mı dolaşıyor?” diye soruyorsunuz.
Ne yazık ki cevap, her zamanki gibi, rahatsız edici derecede muğlak.
Mayıs 2025’te Cannes’da gösterildikten sonra film izleyici ve eleştirmenlerden karışık yorumlar almış. Variety “farklı ama dağınık” diyor, Hollywood Reporter “sanatsal ama entelektüel boşluğa sahip, Soykırım sömürüsü baskın” diye veryansın ediyor, Screen Daily ise “soğuk bir “noir” havası var, rahatsız edici” notu düşmüş. Rotten Tomatoes’da genel olarak beğeni skalası %60-70 bandında geziniyor gibi. IMDb’de 7.1 civarında bir puanı var, ama bazıları “Diehl Oscar’lık” diyor, bazıları “gereksiz derecede iğrenç ve anlamsız” diye yorumlamış.
Benim puanım? 7.0/10. Neden bu kadar düşük derseniz: Film teknik olarak kusursuz, siyah-beyaz çekimler estetik, gerilim dozu yüksek, Diehl’in performansı resmen buz gibi. Ama sorun şu: Mengele’nin iç dünyasını, kaçışını bu kadar detaylı anlatmak ne işe yarıyor? Adam zaten tarihin en iğrenç figürlerinden biri; onun “insan” yanını, yalnızlığını, pişmanlık duymadığını göstermek bize ne katıyor? Serebrennikov faşizmin hâlâ nasıl yayıldığını, Latin Amerika’daki Nazi ağlarını göstermek istiyor belli ki, ama film o kadar dağılıyor ki, sonunda “evet, kötüydü, peki şimdi?” hissi kalıyor geriye.
Yine de izlemeden geçmeyin. Çünkü o son sahnelerde, Mengele’nin ölümüyle (gerçek hayattaki gibi Brezilya’da boğulurken) biten kısımda, insan “bu adam nasıl bu kadar uzun yaşadı, nasıl kimse yakalayamadı?” diye soruyor kendine. Arjantin ve Brezilya bu kadar Nazi kaçağını nasıl ülkelerine kabul etmiş, mesela. Evet, film bitince, internette uzun uzun bunun nedenini soruşturdum. Aslında cevap basit, sistemler canileri korur ve onu da korudu… Tıpkı bugün de olduğu gibi: bkz. Bebek katili Öcalan vakası, bkz. Epstein dosyası.
Kısacası, eğer tarihi dramalar, özellikle Nazi dönemi ve sonrası kaçış hikayeleri veya Serebrennikov’un tarzını seviyorsanız kesinlikle izleyin. Özellikle, Diehl’in performansı ve filmin cesareti için izlemeye değer.