Bir süredir “sürdürülebilirlik” kelimesini duyduğumda içimde tuhaf bir huzursuzluk beliriyor. Kelimenin kendisinde elbette bir sorun yok; hatta insanlığın önündeki en hayati meselelerden birini tarif ediyor. Bir şeyin sürdürülebilir olması, onu tüketip bitirmeden devam ettirebilmek demek. Bundan daha makul ne olabilir?
Üstelik bu kavram benim için kişisel bir geçmişe de sahip. 2004 ile 2011 yılları arasında sürdürülebilir kalkınma üzerine doktora tezimi yazarken, bu kelime henüz bugünkü gibi her köşebaşında karşımıza çıkan popüler bir pazarlama sloganı veya kurumsal bir jest değildi. O yıllarda kavram, henüz sermayenin cilalı broşürlerine girmemiş, daha çok gezegenin ve insanlığın geleceğini dert edinen politik ve akademik bir arayışın adıydı.
Bir kavramı o kadar çok ve her yerde cömertçe kullanırsanız, bir süre sonra anlamını kaybetmesi kaçınılmaz hale gelir. Sürdürülebilir şehir, sürdürülebilir bina, sürdürülebilir finans, sürdürülebilir madencilik, sürdürülebilir turizm, sürdürülebilir moda…
Yanlış anlaşılmasın, 2023 yılında yayınlanan Sürdürülebilir Madencilik: Maden Antropolojisine Eleştirel Bir Giriş isimli kitabın yazarı olarak bu eleştiriyi yapıyorum.
Her şey sürdürülebilir! Sanki dünyanın bütün ekonomik faaliyetlerinin önüne bu sihirli kelimeyi koyduğumuzda mesele kendiliğinden çözülmüş oluyor.
Sonra bir gün başınızı kaldırıp dünyaya bakıyorsunuz. Ormanlar yanıyor, azalıyor, biyoçeşitlilik tahribatı devam ediyor, su kaynakları üzerindeki baskı her geçen gün artıyor. Milyonlarca insan temiz suya ve gıdaya erişemezken servet belirli ellerde toplanmaya devam ediyor. İklim değişikliği ise artık uzak bir gelecek senaryosu değil, büsbütün şimdiki zamanın gerçeği. Fakat tüm bu tabloya rağmen “sürdürülebilirlik sektörü” gayet iyi durumda. İnsanlığın dünyayı kurtaramadığı kesin; ancak bunun için oldukça kârlı ve başarılı bir sektör yarattığı yadsınamaz.
Burada LEED, BREEAM veya WELL gibi standartlara haksızlık etmek istemem. Binaların enerji tüketimini azaltmak, suyu verimli kullanmak, iç hava kalitesini iyileştirmek ya da çalışanların yaşam alanlarını gözetmek kuşkusuz önemsiz işler değil. Bunların sahada somut, olumlu karşılıkları var.
Benim derdim başka. Bir binanın yeşil bina sertifikası almasıyla, o binayı işleten ekonomik yapının kendisinin sürdürülebilir olması arasında koskoca bir boşluk var ve biz bu boşluğu istikrarlı biçimde görmezden geliyoruz.
Bir örnek ile konuyu derinleştirelim. Son derece modern bir şirketin genel merkezinde çalıştığınızı düşünün. Enerji tüketimi düşük, yağmur suyu toplanıyor, çatıda güneş panelleri var, çalışanların hava kalitesi her an ölçülüyor. LEED Platinum. Harika… Şimdi aynı şirketin bir başka ülkedeki saha faaliyetlerine bakalım. Orada düşük ücretlerle çalıştırılan insanlar var, bir maden projesi veya arazi edinim süreci nedeniyle yerel halkla mülkiyet çatışması yaşanıyor, köylüler su kaynaklarının kirlenmesinden endişeli, tedarik zincirinde ise insan hakları ihlalleri tartışılıyor. Fakat, genel merkez yine LEED Platinum!
Burada temel bir yanılsama yaşıyoruz. Sertifikayı ya da raporu sürdürülebilirliğin kendisi zannediyoruz. Oysa sertifika ya da rapor denen şey yalnızca ölçmeye ayarlandığı şeyi ölçer; hayatın geri kalanını değil.
Modern dünya sorunları çözmekten çok, onları ölçmekte olağanüstü bir başarı gösteriyor. Karbonu, suyu, emisyonu, çalışan memnuniyetini, çeşitliliği, toplumsal etkiyi ölçüyoruz. Sonra bütün bu verileri şık tabloların içine yerleştiriyoruz. Excel dosyaları açılıyor, renkli grafikler hazırlanıyor, yönetim kurulunda onaylanan sunumlarla sorun “yönetilmiş” sayılıyor. Oysa sorun tam olarak başladığı yerde duruyor.
Hakikati deşifre edelim. Bir şeyi ölçmek onu değiştirmek ya da dönüştürmek değildir. Karbon salımınızı hesaplamanız o karbonu ortadan kaldırmaz. Bir şirketin insan hakları politikası yayımlaması, o şirketin sahasında insan haklarının gerçekten güvence altında olduğu anlamına gelmez. Sosyal etki raporu yoksulluğu azaltmaz; binaya plaket asmak dünyayı daha yeşil kılmaz.
Kurumsal dünyanın içinde bu basit ayrım çok kolay kayboluyor. Çünkü ölçülebilen şey yönetilebilir, yönetilebilen şey raporlanabilir, raporlanabilen şey denetlenebilir, denetlenebilen şey sertifikalandırılabilir; sertifikalandırılan şey ise satılabilir.
İşte sürdürülebilirliğin başına gelen biraz da bu. Bir zamanlar kontrolsüz kapitalizme yöneltilmiş radikal bir itiraz olan kavram, zamanla kapitalizmin en kullanışlı ürünlerinden birine dönüştü. Sisteme “Daha fazla tüketme” diyorsunuz; sistem size “Peki, sürdürülebilir tüketelim” cevabını veriyor. “Doğayı bu kadar metalaştırmayalım” diyorsunuz; karşınıza karbon piyasaları çıkarılıyor. “İnsanları sömürmeyelim” diyorsunuz; sosyal performans göstergeleri ve KPI’lar konuşulmaya başlanıyor. Sistem kendisine yöneltilen hiçbir itirazı bütünüyle reddetmiyor; aksine, itirazı kendi bünyesine alıyor, paketliyor, standartlaştırıyor ve yeniden pazara sürüyor.
Bir zamanlar doğaya dönmek bir tür sistem karşıtlığıydı, bugün organik ürün rafında bir etiket. Bir zamanlar adil ticaret ahlaki bir duruştu, bugün üzerinde amblem bulunan bir tüketim kategorisi. Bir zamanlar çevrecilik sistemin sınırlarını sorgulardı, bugün sürdürülebilirlik yöneticileri holdinglerin yönetim kurullarında oturuyor. Bunda tek başına kötü bir şey olmayabilir; ancak sorun, bütün bu kurumsal bürokrasinin bizi asıl sorudan uzaklaştırmasıdır.
Asıl soruyu soralım: “Bu ekonomik düzen, kendi varlığını sürdürebilmek için dünyayı daha ne kadar tüketmek zorunda?”
Bu soruya ne sürdürülebilirlik sertifikalarının ne de sürdürülebilirlik raporlarının kesin bir yanıtı varç Çünkü bunlar sistemin dışına çıkıp sisteme bakmıyor; sistemin içinde kalıp operasyonu daha pürüzsüz yönetmeye çalışıyor. Asıl sorun politik ve ahlaki iken, gündemi meşgul eden sorun tamamen işlemsel. İkinciyi o kadar büyüttük ki birincisini unuttuk, özellikle adil ve ahlaki olan yönünü…
Bunun sonucunda insan hakları “sosyal performans” başlığına, doğa “çevresel performans” kutucuğuna, iklim krizi ise “karbon yönetimi” klasörüne sıkıştı. İnsanın başına gelen şey bir “anahtar performans göstergesi” oldu, doğanın başına gelen ise bir “veri seti”. Bu yönden bakıldığında, bir ormanın yok olması artık bir trajedi değil; uygun metodoloji kullanılırsa raporlanabilecek bir “biyoçeşitlilik kaybı” göstergesidir.
İşte beni asıl rahatsız eden nokta tam da burası. Harita arazi değildir, rapor dünya değildir, sertifika doğa değildir, “KPI” adalet değildir. Bir şirketin sürdürülebilirlik raporu da o şirketin ahlaki bilançosu sayılamaz.
Bunun bir de devasa bir ekonomi yaratan tarafı var. Danışmanlık şirketleri, denetim kuruluşları, sertifikasyon firmaları, yazılım sağlayıcıları, ESG & Sürdürülebilirlik veri şirketleri, derecelendirme ajansları, “offset” pazarları… Gezegenin geleceği için endişelenen herkesin günün sonunda bir satın alma ekranıyla karşılaşması sizce de tuhaf değil mi? Her sorunun yanına bir fiyat etiketi koyan bu sürdürülebilirlik endüstrisi ile sürdürülebilirliğin özünü artık birbirinden ayırmamız gerekiyor.
Birleşmiş Milletler’in 2030 hedeflerine baktığımızda tablo ortada. Açlık, yoksulluk, temiz suya erişim, biyoçeşitlilik kaybı ve iklim krizinde olması gereken hızın çok gerisindeyiz. Buna rağmen sürdürülebilirlik raporlarının, standartlarının ve uzmanlarının sayısı katlanarak artıyor. Dünya sürdürülebilir hale gelmiyor, sadece sürdürülebilirlik sektörü büyüyor.
Sürdürülebilirliği yeniden düşünmenin, onu renkli broşürlerin ve danışmanlık projelerinin elinden alıp yeniden politik ve ahlaki bir mesele haline getirmenin zamanı geldi. Mesele sadece “Sisteme nasıl daha az zarar veririz?” sorusu değildir.
Asıl sormamız gereken, yanıtı daha zor olan o temel sorudur: “Neden bu kadar çok zarar vermek üzerine kurulu bir düzeni sürdürmeye çalışıyoruz?”
Bu soruyu tartışmanın merkezine koymadığımız sürece yaptığımız şey dünyayı kurtarmak değil; dünyanın yok oluşu hakkında her geçen gün daha şık ve daha detaylı raporlar hazırlamak olacak. Gezegen hâlâ aynı gezegen, sermaye de aynı sermaye… Sadece artık ikisinin arasında çok daha fazla rapor duruyor.